Anasayfa / Köşe Yazıları / ‘Küresel Siyasi Uyanış’ ve Türkiye

‘Küresel Siyasi Uyanış’ ve Türkiye

ABD’li ünlü stratejist, Amerikan’ın eski ulusal güvenlik danışmanı, Amerikan dış politikasına yön verenlerden Profesör Brzezinski, ABD’nin gücü ve geleceğine ilişkin öngörülerde bulunurken 2008 yılında şu saptamayı yapıyor; “Yüzyılımızın ideolojik kimliğini belirleyen Terörle Mücadele olmayacaktır. Belirleyici olan anlaşılması çok daha zor bir yapıdadır ve bana göre bu üç büyük değişim içerir. İlkini ben ‘küresel siyasi uyanış ‘ olarak adlandırılıyorum. İlk defa tüm insanlık siyasi olarak aktif hale gelmiştir. Bu çok ama çok çarpıcı değişimdir. İkincisi, küresel gücün merkezinde Atlantik dünyasından Uzak Doğu’ya bir kayma söz konusudur. Bu Atlantik dünyasının yıkılması değil,ancak 500 yıldır elinde tuttuğu egemenliğin elinden alınması demektir. Üçüncüsü ise hepimiz ağır biçimde zarar görebileceğimiz için değinmek zorunda olduğumuz ortak küresel sorunların yüzeye çıkışıdır. Bu sorunlar iklim ve çevre konuları, ayrıca fakirlik ve adaletsizlik. Amerika’nın karşılaşacağı zorlukları bu etkenler belirliyor ve Amerika’nın varlığını devam ettirmesi, dünyadaki konumu bu etkenlere ne kadar etkili çözüm getireceğine bağlı gibi gözüküyor.(‘Amerika ve Dünya’ Profil Yayıncılık)

Brzezinski’nin ifadesiyle bugün gerçekten de ‘küresel siyasi uyanış’ın içindeyiz. Bu saptamanın son derece isabetli olduğunu bugün gelinen nokta ve yaşananlar ispatlıyor. O günden bu güne bu uyanış, çok daha boyutlanarak mesafe almış durumda. Bugün çok sayıda aktör bu siyasi uyanışın öznesi durumundadır. Türkiye’de bunlardan biridir.

Ayrıca yine Brzezinski’nin saptadığı gibi; Atlantiğin elinde tuttuğu 500 yıllık egemenliğin elinden alınmasına ilişkin süreç de aynı çizgide devam ediyor. Buna karşın yine Brzezinski’nin öngördüğü ve önerdiği Amerika’nın bu değişime etkili çözüm üretebilmesi hususu ise bugüne değin sağlanamadığı gibi sağlanabilmesi de giderek güçleşiyor.

Brzezinski’nin bu saptamalarına benzer şekilde epeydir bizler de altını çizerek belirtiyorduk ki, içinde bulunduğumuz süreç; ABD’nin küresel güç aşınmasına uğradığı buna karşın yeni güçlerin sahne almaya başladığı bir süreçtir.

Üstelik Atlantiğin kendi içindeki ittifak zemini zedelenmiş ve bol çatlaklı bir bünyeye dönüşmüştür. Sovyetlerin çöküşü aslında Atlantik için bir zafer olsa da, zaman içinde ittifakın iç çelişkileri ve yeni güç hedefleri birbirleri arasındaki çekişmeleri öne çıkarmıştır.

Şimdilerde özellikle Çin’den başlayan ‘bir kuşak, bir yol’ projesiyle Uzak Doğu, Avrupa’yı da kendine çekerek, ekonomik dinamizmiyle büyük bir yükseliş sürecine girmiştir. Türkiye’de bu projenin çok önemli bir paydaşıdır. Sahip olduğu jeopolitik üstünlükleriyle, çok seçenekli imkanlarıyla, Türkiye merkezli yeni ilişkiler ağının ve dinamizminin içindedir. Osmangazi, Yavuz Sultan Selim ve 18 Mart Çanakkale Köprüleri, Avrasya Tüneli, Kanal İstanbul gibi mega hamlelerle, Çin’in ‘Bir Yol Bir Kuşak’ projesinin son derece önemli bir ulaşım kavşağı durumundadır.

ABD nin son zamanlarda yaşadıkları ve yaşattıkları aslında Asya merkezli olan ve Avrupa’yı da kuşatacak büyük bir dinamizmin dışında kalma telaşı ve buna bağlı olarak dışa vuran hırçınlığıdır. Bunun için hemen her yolu, elindeki her imkanı seferber edecek bir reflekse bürünmüştür. Ancak bu telaşlı ve hırçınlık iklimi iç bünyesine de sirayet etmiştir. Aykırılıklar ve aşırılıklar gösteren bir başkan ile derin devlet mekanizmasının iç çelişkileri aşılarak, istenilen kıvama getirilmeye çalışılırken de iç bünyede aşınmalar sürmektedir. Bu tablo özellikle Avrupa’nın eski müttefiklerinde ABD’ye yönelik giderek güvensizlik iklimini beslemekte ve gerileme-yükselme tahterevallisinde Avrupa’lı aktörler için kaybedenlerden olmama tercihini öncelikli kılmaktadır.

Son günlerde ABD’nin Türkiye’ye takındığı tavrın bu süreci hızlandıracağını, Avrupa- Asya yakınlaşmasına katkı sağlayacağını görmek gerekir. Zira Türkiye’yi ekonomik saldırılarla dizginlemeye çalışmak, İran ambargosuyla bölgenin ekonomik iklimini zedelemek esasen Almanya, Fransa, İtalya ve hatta İngiltere açısından çıkarlarıyla çelişen bir tabloyu yansıtıyor.

Bu noktada Türkiye’nin atağa kalkarak, yeni yönetim sistemiyle hızlı, dinamik karar mekanizmasıyla Avrupa’nın üretim gücüne yönelik bir sıçramayı gerçekleştirmesi gerekiyor. Türkiye’nin önündeki hedef; bir kaç sıçramayla Almanya’nın üretim gücüne eşdeğer bir ülke konumuna gelmektir. Her ne kadar güç İlişkilerinde eşitlik güvensizlik refleksi yaratsa da, küresel düzeyde çüsseli bir çıkar zedeleyicinin varlığı Almanya açısından bu refleksi geri plana iter.

Ayrıca vurgulamak gerekir ki, Avrupa‘nın siyasi düşünce teorisinde ve pratiğinde genel anlamda emperyal hakimiyetin dayattığı barıştan daha çok, devletlerarası anlaşmaların sağladığı barışa olan güven daha fazladır ve bu durum geleneksel olarak hep öncelikli olmuştur. Bu anlayışa göre barış; üstün bir güç tarafından değil, eşit haklara sahip güçlerin ortak inisiyatifiyle hayata geçirilmelidir.

Bu tarihsel gerçekliğin ışığında ve güncel gelişmelerin etkileri altında Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında yeni bir dönemin başlamasına zemin hazırlayabilir. Bu tablo bölgenin aktörlerinden olan Rusya açısından da yeni bir dönem anlamı taşıyacaktır. Özellikle ABD’nin İran ısrarı üzerinden yeni bir saflaşma kaçınılmaz hale gelecektir.

Her bakımdan Türkiye için yeni fırsatlar kapıdadır. Türkiye’nin de çıkarına ve büyük hedefiyle uyumlu olmak koşuluyla herkese kapısı açıktır….

Önerilen Haber

15 Temmuz ‘Milli Vuruş’ kitabında yaşıyor

15 Temmuz gecesinin tarihe işlenen gerçeklikleri, tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor. 15 Temmuz iki farklı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir